Blog Foto

Mutluluğun siğ sularinda yüzmek…

İçimdeki boşluğa düş.. Ben tutarım seni..

Bir yaşamı avuçlarına alıp gecenin sessizliğinde kaybolmak; dalgın bakışlarla… Kimin adını savursam boşluğa hep bir harf gelip takılır yüreğime… Susmuyor alfabenin başındaki harf de; sonundaki harf de… Araya kaynayanları saymaya gücüm yetmez…

Balkondaydım….
Az önce…
Azalarak…

içimdeki boşluga düş… ben tutarım seni ?

Hangi günlüğün kapağını açsam rüzgar esip geliyor bugünüme…
Dışarda hain bir yaz kavurmaktan uzak..
Düşler yangın yerindeyken, düşsüzlük almış başını gidiyor…
Sayıklayan bir bedenin, hiçbir sese yetişemeyen görüntüsü salınıyor karanlıkta…

Şehir içine akıyor …
Şehir içime akıyor…

Kanmadan kanacaklarıma, alıp başımı sureti olmayan bir gidişe doğru yola çıkıyorum…

içimdeki boşluga düş… ben tutarım seni ?

Aldırmadım…

Ne sana ne sen’li kuşkuların gölge oyunlarına…
Bir yerlerde soğuk bir rüzgar devralıyor geceyi…
Hissetmekten uzak bedenim, gelen çağrıya ‘hayır’ demiyor…

Gel diyor düşlerin yolcusu, gel ve sarıl bakışlarıma…
Bir dal aramalı mıyım diye düşünürken, çatırdayan sesinle irkiliyor bedenim…

Sesler kapılarıma dayanıyor..
Sesler adımlarıma düşüyor…

Yoksunluğuma karışıyor çürümüş başkalaşımın…
Tetikte tek bir can, kurşun soluğunda…

içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Ya vazgeçip siyah bakışlarından düşeceğim; ya da savaşıp kokuna katacağım beni…

Gece bakışları…
Saatte bilmem kaç; kaç kilometre hızla aşktan düşüyorum…

sen içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Bakışlarından yabancı bir misafirliğin arsız huysuzlanmalarını seziyorum. Elimde değil, biliyorsun. Seni sakladığım yerden seni çıkarabilmek için sana ihtiyacım var.

Kaç deniz geçtim bu gölgelikte dinlenmek uğruna. Kaç suda yüzdüm, dinlenmeden. Vakitsiz duruşlarım oldu, vakitsiz taşıdığım ağırlıklar. Künye gibi taşıyorum her birini sebepsiz, sağır, izbe duygularımla…

Bu yolun sonundan geçmen için önce, beni ben’de çiğnemen lâzım.

yinede vede; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Nöbetleşe çalışıyoruz geceyle. O sabaha vurgun, ben karanlığa. Zamanı terk etti kollarıma, çekip gitti. Onca ayın arasından birtek Mayıs’ı mı layık gördü susuşlarıma.

Çekiliyorum…

Tek damla sen bırakmayacağım giderken bende; Oysa bir tek damla bile yeterdi değil mi sevmelere.

Bak! Yağmur bakışlarımda kokuna dayanıp sana eğilen yersizliğim saklı…
Görmezsin, biliyorum…
Görmeyeceksin de…

Zehirli sözler bunlar… Damıtmadım hiç birini…

içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Akrep sokarken, yelkovan pan zehirden uzaklaşıyor…
Bak, görüyor musun fırtına yaklaşıyor!!!
Bileklerim ince, savrulur muyum bu dilsizliğimle?

Çarşaf açıyorum tenindeki gölgeme, hadi gel gel bu gece… Ay çıkmamış gözlerimin kum dolu bakışlarından, yeter ki sen ol,seni içtiğim gecelerde…
Adını bilme; adını bilme böyle ne olur; yanımda bir yerlere devril hatırlayamadıklarımızla.
Aramıza giren kaç şehir var ki; geçmişimizden başka? Hem, ikimiz de tüketmedik mi sayfalarca gergef gibi işlediğimiz ömrümüzü, sigara niyetine… ?

Şimdi kulaklarıma bıraktığın fısıltılı sözcüklerini yanına alıp bendeki ben’e yavaşça koy başını… Nefes alışlarımın titreyen ritmine karışsın yanağındaki pürüzler. İrkileyim… ve içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Kaç gece böyle uykusuz çoğaldım yatağımda. Yastığımın altına düşlerini bırakıp gittiğin o günden bu yana, hep o gecenin doğumunu bekledim arsız çocukluğumla…

Rüzgârını şehrinin avuçlayıp martıların kanatlarına asıyorum… Kal diyorum sesine. Kal ve bir notasını eksik koyduğum sesimin nâmelerini dinle diye…

Kızma…!
Biliyorum, senin bir kalbin yok…

Hecelerim vurguna takıldıysa oltanın ucunda, bundan sana ne…!!! Bu yalnızca benim vurgunum…
Sen yine filmlerini toparla geceye hazırlık için, yorgunluğunu toparla kanepende ve hiç değilse bu defa ağırdan aç kitaplarının kapağını…
içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Demiştin ya bir defasında: ” Sana gel deyişimin sessizliği mi bu?” diye,
bak işte mırıldandım seni, içinde ben’im kokan sen gibi…

“Bazen dalgaların kıyıya mı yoksa açığa mı sürükleyeceğini akıntılar belirler…Bunlar sessiz ve derindedir…Bazen sıcak bazen soğuktur…”

Serin bir ilkbahar akşamı gibi düştüm; Beklentilerimden çok uzakta bir sahnede, boylu boyunca duruyordun karşımda. Hangi sesime düşeceğini, beni hangi rüzgârın koynundan çekip çıkartacağını sezemiyordum; ancak yaşamın bir şekilde bizi karşı karşıya getirdiği su götürmez bir gerçekti. Duygularımı arkamda bırakıp, nice sevda sözüne sırtımı çevirip sana döndüm yüzümü.

Yeni yetme duygularım olmadı benim hiç.. Sevdaya hazan resmini çizmedim. Ne olduysa diğerlerine, benim sularımda gezinmeye başladıktan sonra oldu ve tüm duygular ondan sonra yerle bir oldu… Geç kalmıştım bir şeylere… Suçu kendimde bulmayı, ben hep onlardan öğrendim… Oysa avuçlarımdaki sıcaklığı alıp götüren onlardı…
sen yinede; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Şimdi ağırlaşan geçmişin koynunda sana dökülüyor kalemim.. Bir bir soyunuyorum yaşamı , atıyorum üzerimden bana bırakıp gittiği her ne varsa…

“Ekler hep gecelerden taşan yıldızlar gibidir… Aslında onlar hep unutulduklarını zannettikleri için intihar ederler bir boşluk anında…”

İçimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

“Kimse kendi dehlizinden çıkmaz… Dehlizin içini duman kaplamadığı sürece.”

“Üzerime döktüğün simlerin telaşı vurdu kalbimin senin için açtığım köşesine. Yârim, yâr diye senden geçtim…”

Uzun soluklu sohbetlerin düş köşeme yansıyan yerinde, ayarı ellerine bağlı bir düzensizlik var günlerdir.
Onca ertelenmiş buluşmanın yorgun sabahlarında, uyanmamak adına ne de çok direndi bedenim. Geçitler vardı yol üzerinde, her biri kendi keskinliğinde yok olan. Yok oldum…
Önce, terimde kalmıştı izleri. Kokulara bulandıkça, ruhumun patikalarında sıkışıyordum. Bir iz, bir ses yada geceyi üzerime örtecek en ufak bir belirti kalmamıştı.
Haklıydın… Korkularım vardı…
Sesimdeki şiddete, içimdeki çocuksu gülümseyişin sıcaklığına rağmen hangi andan kaldığını bilmediğim korkularım…
sen yinede; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Biliyor musun sevdiğim, ben ne zaman ağlayacak olsam, bir su damlası düşer yüreğime yanaklarımdan önce. Ve o su damlası büyür göz bebeklerimde…Dindiremezsin, ellerin dokunmazsa avuç içlerinle…
içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Yıllar geçti ve ben halâ o geçitlerin keskinliğinde sessizce devam ediyorum yoluma. Kalbimde bulutların hafifliği, ruhumda geç kalmış bir sevinin yorgunluğu saklı… Biliyorum bir tek senin ellerin dokunursa çözeriz geceyi bağlandığı yerden… Sen yalnızca fısıldayan sözcüklerini sarın gel… Bendeki sen, sonbahara katılmış bir akşam üstü düşer gözlerine…
ve sen yine; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

…Tutuksam gönlüme ateş düşüren dolunaya, ıslak bir gecede “sadece sen” düşür yıldızları bakışlarıma…

Başlıkların anlamlı ezgisinde yürüyorum. Her durak bir sonu anlattı öykülerimde. Durağa yaklaştıkça başımı yasladığım pencereden ayrılmak istemedim hiç. İnadımı durduran bir başkasının ” Duracak” yazısını gözlerime işlemesi oldu.

İndim…

Nefesime karışan ağır şehir kokusu.. Yüreğime dokunan “işte bu son şarkı”, az sonra kepenklerini indirecek kalbin diyen sesin yankısıyla…

Adını ne koyuyorlardı yaşadıklarımızın? Çizgi ötesinde yürürken, bana hangi masalı anlatıyordu kelimeleri…? Adımlarımın ihanete karıştığı, sorgu gecelerinde bağırarak uyandığım kaç yaşamım olmuştu benim ve ben hangi yaşam çıkmazında, sırılsıklam ayıkladığım bir yağmurun kollarına umursamadan bırakmıştım zift karası yokluğunu?

Anımsamıyorum…

Günlerdir; günlerdir parmak uçlarıma dokunup kaçan haylaz kelimeler saklı düşlerimde. Düğümler büyüyor… Sen her gelişinle bir ilmek daha atıyorsun kış uykuma… Sıçrayarak uyanıyorum sensizlikte…
ama sen yinede; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Söyle hangi yolun başındasın?
Bekle biraz…
Tam şuramda parmak izlerinin gölgesi kaldı…

Onca hareket arasında gözlerime çarpıp tüm utangaçlığımı dilime vuran hecem, sanadır bu cümlelerim, yalnız sana…

Kâlbim…

Uzak deniz yolculuklarının heyecanlı bekleyişlerinden birindeyim. Güneş kendi kızgınlığından(!) uzakta ve zaman ilk defa kapaklarıma göz kapaklarıma değmiyor…. Elime aldığım bardağın içinde, henüz yazmadığımız gecelerimiz var. Yol boyu hareket ettikçe, su kendinden geçtikçe, seninle daha da derinlere inmek istiyorum. Bu köhne taşların arasında nasıl da güzel parlıyor gözlerin. Sanki, meydan okuyorsun var ettiğim onca parçalanmış geçmişe inat…

Sahi, aynı karanlıktan mı çıktık biz seninle?
Yaşam düşerken düşlerimize, aynı salıncağın giderek hızlanan yerinde ikimiz de mi düşüp incittik içimizi..?
sen yinede; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Anlat sevdiğim, el yazması harflerle yüreğinden akan nehirlerin kokusunu… Anlat ki sen ol masalımın kahramanı içimde ve ben bir tek sana dolanayım bu şehirde yâr diye…

Sabahın ilk ışıkları daha düşmedi pencereme… Aklımda kokunla düştüm yola…

Hesapsızca vuruyorum döküle döküle kıyılarına… Uzaklardan başlıyorum çırpmaya ellerimi. Kimsesiz bir çoklukta, bir tek senli günlerin avuntusunun çizdirdiği resimle, yürüyorum…

Avuçlarıma sonbahar yaprakları düştüğünden beri, ilkbaharın renklerini hatırlamaz oldu yüreğim. Varsa yoksa elimdeki yaprağın renkleri… Kalem kutumda birkaç sancılı gece haricinde hiçbir şey kalmadı eskiye ait.. Hepsini sen gelmeden bitirmiştim. Aylarca orada öylece kaldılar işte, işe yaramaz bir halde… Ara sıra elime alıp baksam da; artık biliyordum eskisi gibi olmayacaktı. Olmamalıydı da..

Dayanamadılar…
içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Bir sabah uyandığımda, bir iki renk dışında hepsi gitmişti. Bir önceki geceyi düşündüm.

Cevap yok…

Belli ki yokluklarına alışmamı istiyorlardı artık.. Ben de öyle yaptım ve bende bir zamanlar sır gibi herkesten sakladığım kalemlerimi kendi yolculuklarına terk ettim.

Bilirsiniz, bazen yaşam öyle bir düğüm atar ki bedeninize, işte o an, hareket etmenin anlamsız olduğu dakikalardır. Çünkü ne yana dönseniz hep bir adım ötede durur uçurum. Yer ayaklarınızın altından yavaş yavaş kaymaya başlar. Sonrasında hatırlanmayan bir boşluk ânı yaşanır ve yeryüzünün derinliğinde, giderek kaybolmanın verdiği acıyla düşersiniz….
HIZLA…
ama sen sen; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Bir itirafa sığmayacak kadar uzundu cümlelerim. Anlatmak için zamanım olmadı hikayelerimi.. Ya da dinleyecek tek bir insan… Zor zamanların ele avuca sığmaz misafirleri, yatıya kalacak kadar izin alamamışlardı yaşamdan.
Sustum…

Bakın acılar çoğalıyor…

Bazen de hayata “bit artık ” dediğiniz noktada, yepyeni bir şarkı dolanır dilinize. Bağıra bağıra söyleyecek gücünüz yoksa bile, boynunuzu bir tarafa büker, omzunuza yaslanırsınız destek için. Kendi bedeniniz, sığınmak için en ideal yer gibi gelir. Oysa, canınıza katabileceğiniz birinin gölgesi de rahat durmamaktadır hemen köşebaşında. Görürsünüz; ama o ufak adımı atmak için türlü hesaplara dolanmak zorunda kalcağınızı da bilirsiniz.

Kararsızlık…

Sabahın ilk ışıkları gözlerimdeki ışığa gülümsüyor… Kokunsa boynumdaki gürültünün hengamesinde tenime karışıp usulca içime işliyor…
sen sen yinede; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Daha yürüyecek yolumuz vardı; ne olurdu dönmeseydin sensizliğimin şehrine…”

Uzanmak istiyorum…
Şöyle boylu boyunca akşamın tüm sesini hapsedip kuytu köşelere, sesinle; seninle sesi biz olan bir şarkıda boylu boyunca uzanmak… Ortalıkta zaman ayarlı herhangi bir nesne olmadan, sadece ikimize kurulmuş bir kavuşma merasiminin hemen yanıbaşında.

Sol
omzumdan
akıyor
gözlerine
düşen
ben’imin
teri
-ki
sen
giderken
oraya
saklamıştım
kokunu…

Dört ay…
Dört dolunay…

Bu gece bir kez daha düş salıncağında debelenenip kollarına doğru düşmek için gökyüzünde olacağım ve sen, giderken ikimizin gidememek arasında kalmışlığımızı öpeceksin ıslak dudaklarınla…

Renklerin bakışlarında nakış gibi düşüyor yaşam göz bebeklerime… Hiç durmasam ve durmadan karalasam sekteye uğratılmış geçmiş günlerimi. Ya da durup yalnızca gülümsesem kirpiklerin sivri bakışlarında…

Tarihin koynuna saklanan mavi bir şehir aldı ruhumu…
Her imlâda vuruyorum göz bebeklerine kendimi görebilmek için.
Kış, uykusundayken uğramıştım koynuna, uykumdan uyandığımda geleceğim yanına…

Uyku molası…

İki adım ötede koltuğa sarılmış kolların duruyor…
Öylesine sevdiğim, öylesine…
Küçük bir resmin bembeyaz bir kağıda usulca işlenişi gibi…
ve belki damarlarından boşluğa süzülen özlemin buruk hüznü gibi…
öylesine sevdiğim, bil ki öylesine…

Odadaki ışık yavaşça uykuya adıyor gözlerimi, yanıp yanıp sönerken. Ya uyursam? Ya uyur da bal rengi gözlerinden bakamazsam adına “hayat” dediğim ters soru işaretinin birlikteliğine…?
Bak, yanaklarımda ellerini yıkadıktan sonra bıraktığın yaşların ıslak izleri saklı halâ… Her sabah ilk işim onlara su vermek oluyor, yanağında başlamak için yeni bir güne sensiz de olsam…

Islak sevdam…
Uyu
-yor…

gel sen yine; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Ağustos geceleri parça parça dökülüyor hücrelerime. Bir yanda yıldızların şaşkın bakışları, diğer yanda sayfa arası güncemin aydınlanan düşleri… İntihara meyilliyken uykularım, son bahar; kesti yolumu yaza inat. Biliyor musun, böyle zamanlarda vurur dalgalar sahilden önce bedenime. Her yanım yara bere içinde ayıklarım incinen hislerimi…
Çığlıklar yükselir karanlığın bağrına bastığım yerinden…
Karanlık susar ve ben alırım geceyi, koynuma…

Zamanı göstermesin içimdeki film…
Bu sarhoşluktan usanmadım; yoksa duyuramazdı hiçbir ses varlığını bana, kan kusarken cehennemimde…

UykuM-olası(N)…
Uyku(N)dasın
ve gece ağır ağır
işleniyor düşlerime
senden çıkıyorum yola
adımlarım seninle…

Odanın duvarlarını sarı bir ışık bölüyor.
Sen görmüyorsun…
Süzülüyorum göz kapaklarına doğru, gece örtmeden ikimizin de üstünü…

sen ; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Düş molası…

Birkaç adım ötede yaşam uzanmış gökyüzüne, bizi izliyor…
Öylesine sevdiğim, öylesine…
Yemyeşil bir vadiye bakan gözler gibi…
ve belki doymak için seviye bırakılan minik bir tebessüm gibi…
Öylesine sevdiğim, bil ki öylesine…

Öylesine doyuyorum seninle kana kana…

O köşede inmeyecektin… Daha anlatacaklarım vardı… Bak kızdırdın yıldızları…

O köşede inmeyecektin…

Dört duvar…
Bir yalnızlık çekiyor kanatlarımdan bir de sessizlik…
“Dur!” diyorum, dur ve bir defa olsun dinle…
Bakışlarına astığın öfke, parmaklarını sertleştiren yazgı benim değil!!
Dur ve dinle…
İstersen soluğuma karış ya da ne bileyim içimden bir renk seç, senin için sakladıklarımdan; ama ne olur, bari sen çekme kanatlarımdan…

içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Bilmezsin, nasıl da kırılgandır uyurken düşlerim… Hani bir gece ansızın çekip gitmiştin ya, ilk o zaman anladım bunu. Sensiz kanatlarım yoktu benim. Gitme diyecek oldum, gecene inecektim; ama sen çoktan karanlık koridorlarına doğru yola çıkmıştın. Sesime karıştırdığın göz yaşlarımla ve kanatlarım kırılmış bir şekilde, uzun bir uyanıklık haline sokmuştun beni…

içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Biraz daha fazla kalsaydın yanımda gerçekten acıtır mıydı söyleyeceklerin?

Oysa, oysa anlatacaklarım vardı daha…
Sana biriktirdiğim sayfaları okuyacaktım. Her biri sonsuzluk olan… Neşter çabukluğunda vücuda işleyen…
Uzandım…
Gökyüzünün sana uzanan genişliğine.
Kirpiklerimde ağırlaşan suların gel-gitiyle, uzandım…
Geceyi aydınlatan tek bir yıldız kalmıştı. Ona baktım… Konuşmaya çalıştım… Ama o çoktan rengini almıştı gözlerimden…
Biliyorum o da kızmıştı… Kim bilir; kim bilir hangi parçasına dokunmuştun kanatlarımı kırarken.
Gittin…

Sancılı bir bahar ı henüz yeni yeni toplamaya başlamışken ben, karakış çoktan gelip yerleşmişti içime. Kaç defa arkandan bağırdım… Gündüz ve gece… an be an…
Yoktun…

O günden sonra ben de sustum. O köşede inmeyecektin…

Çoğaldık, çoktuk gecelerde….

Sahipsiz bir renkti bizi yalnızlığımıza götüren… Derinlerden yansıyan kağıt geminin kırışmış sayfalarında, korkularımızın renklerini gördük…
Ayağı takılıp yere düşen palyaçolar gibi güldürüyorduk zifiri karanlığı…

Azaldık, azdık gündüzlerde…

Renklere bulanmış bedenimizdi, bizi yalnızlığa götüren. Sığ sessizliklerden geceye akor basan yüreğimizin acı çığlığını duyduk.

Çoğaldık, çoktuk…
Azaldık, azdık…
Ama yine de hep güldürdük zifiri karanlığı…
“Yazgısı çoktan belli sığındığım delhizlerin… Sen bana tehlikesi olmayan dehlizlerin mirasısın…
Büyük ve kaygan zeminlerin sonrasında geceyi, bakışlarıyla örten…
Pusulamı sana ayarlıyor ve kalbimi bir ömür boyu sana rehin veriyorum…”

içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Yoksul acılardan geldim, koynumda benin sıcaklığıyla…
Dört mevsim ten rengi…
Henüz açılmamış yollar vardı. Kar değilse bile, çamurlaşmış beklentiler tıkamıştı her yanı(mı;).
Sigaramın titreyen dumanında oyunlar oynadım göz bebeklerimle. Bir sağa bir sola giden yalnızlık çiziliyordu duvarlara o vakitler…
Ben ölümü toprağın kokusunda değil; yabancı yollarda yaşadım.
Öksüzdü tenimde dağılan dilsiz kelimeler…
Harcadıkça yazılanları, alıkonuldu hep bir aşk daha… Şimdi, göğsümdeki irin çözülüyor pembe bulutlara değdikçe…

“Sevdiğim, düş bahçemizde uyandırma beni; ne gece ne gündüz… Bir omzunda ben, bir omzunda aşk olsun…”

Hatırlarsın, ilk sağ yanıma yaslanmıştın dolunay aralarken kelimelerinle kanattığın yüreğimi. Ağzımda sustuğum cümlelerim saklıydı. Susma dedikçe içim, susuyordum. Ilık bir rüzgâr yıkıyordu bedenimi her konuşma sonrası. ” Bahar ” zamanıydı. Sevdalıların kı;pırdandığı vadide ben, susuz kalmıştım. Hangi tarihin derinliklerinden mühürlenmiştin alın yazıma bilmiyorum; ama taşlar bir bir diziliyordu bitkin ve şaşkın gözlerime.

“Geleceksen ihanetin pususuna bir bıçak darbesi daha at, öyle gel! Ki gideceksen eğer; karanlık ve soğuk bir yazgının çerçevesine çizmeden bir resmi, seni bana terk et öyle git!!”

Ve içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ;

Hakkını ödemeliyim imâ ettiğim düş yataklarımın… Sırtımda izi kaybolsa da etkisi azalmayan neşter darbeleri. Ay ışığına sakladığım, unuttuğum ve çoktan kendini ölüme terk etmiş hikâyeler… Biliyorum, bir tek sen dokunursan ayrışır yalnızlığım… Yıkılır, yüreğime açtığım zindan… Yabancı masalların ağır yorgunluğundan ve uzaklıkların çatallanmış yazgısından, beni bir tek sen çıkarırsın…

İçimdeki en derin uykusun, sükûtun kol gezdiği…
Saati çalınmış ölümün dirilttiği, suya yansıyan gölgem: “Şimdi tut ve bırakma ellerimi…”

Kederli gözlerinde salınan narin bir serçenin yol ağzında bekleyen yalnızlığından aldım seni…
Oradaydın…
Tam da hazan mevsimine kavuşurken düşlerim…

Ben en çok hazana vuruldum şu koca ömrün aymazlığında…Mumlar yaktım, her damla alevde, yavaş yavaş eriten…
Kokusuna sakladım içimdeki küçük çocuğun korkularını. Dağıldıkça alev odamın içinde, ben de dağıldım…

Kederli gözlerinde salınan narin bir serçenin, uyku sonrası aralanan göz kapaklarında buldum seni…
Kirpiklerimdeydin…
Tam da mahmurluğuna karışmışken tenim…

İçimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Asıl şimdi kilitli valizlerin açılma zamanıdır…
Tüketilen sarı kağıtların derlenip bir an önce suyun berrak bakışlarına koyma vaktidir geçmişi…
Az ötemde, yorgunluğunu kırışmış bedeninde saklayan eski bir fotoğraf duruyor. Arka fonda yıkılmış bir ev… Virane… Oysa ilk çekildiği anı hatırlıyorum da o fotoğrafın, ne de güzel görünüyordu evi saran yeşil sarmaşıklar. Şimdiyse mutlu bir karenin yerini hüzün dumanları sarmış.
Dedim ya çoktan vakt-i zamanı gelmiş derleyip toparlamanın…

Kederli gözlerinde salınan narin bir serçenin, dudaklarına düştüğü anda içimi aydınlatan tebessümünde öptüm seni…
Dumanlarımdaydın…
Tam da tadını almışken busem…

“Seni bulduğum yerde…
Her şeyi toplamış olacağım…”

İçimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Ayak sesleri…

Vuruluyorum gecenin perçeminden dökülen sessizliğin altında…

Ne kadar bağırsam apartmanlararası bir sarhoşluk bastırıyor sesimi….

Kapı aralanıyor,

uzanıp bir aralık bakacak oluyorum,

sonrası yine hep aynı…

Ölüme susamış göz bebeklerim…
Aynamda yaşlı bir son bahar yansıması…
Dalıp gidiyorum sesinin yankısına, olmuyor..

Sen hiç özlemden öldüğünü gördün mü birinin?

Ayak uçlarıma vuruyor rüzgarın narin dokunuşları. Geceyi kaplayan sensizlik her bir an içinde, darmadağın düşüyor…
Ne çok zaman geçmiş geceye anlatmayalı bir sevi masalını…
ve ne çok zaman uzaklarda bir düşü yakalamayalı…
Öylesine bakmayalı boşluğa…

Saçlarıma sarılıyorum. Hani senin omuzlarıma düşen masumluğunu seyrettiğin saçlarımı.
Ellerime alıyorum ve defne kokulu düşlerimi yatırıyorum dizlerine…
Böyle zamanlarda içimde binlerce yol kıvrılır sana doğru.
Başı da sen; sonu da sen…

Geceyi harmanlıyorum ilerledikçe senli düşüncelerde…
Bir elimde özlem, bir elimde ayrılık…
Hasretle sohbet ediyorum, biliyorum o da sen…
Gözlerinle buluşuyorum, sonra birden yanımda olmadığının farkına varıyor ve sıçrıyorum…

Sevdiğim; sen hiç özlemden öldüğünü gördün mü birinin?

Yaklaş…
Uzat kalbini o derinliğin içinden…
Dokun…
Sol omzuma değdiğin yerden…
Sev…
Bütün anlamların ötesinde…

Ben özlemle ( b )ölü(nü)yorum, biz görmesek de özlemden ölen birini sevdiğim…
içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?
Kan kusuyor yine tarihin sorgusuna takılmış sözlerin… Dinleyerek değil; okuyarak hiç değil; in(ley)erek adımlıyorum satır başlarından bir sonrakine…

/Oysa sessiz bir çağlayandı aşk bakışlarımızın altında…/

Aşk çağlarken gidenler yalnızca duruyordu oysa; ve biliyor musun ihanete düşen sözler değil; sözsüzlüğü olmuştur gidenin…

İmlâsı son bulur, yok olur, ve ancak -bir şiirde bir aşk- tıpkı bu geceki gibi, sadece harfler arasına sıkışıp kanıma karışır…

/Hem Aşk kimin dilinde, son noktasına ulaşmıştır ki; direnişi son bulsun…/

Suskunluğum namlunun ucunda, uzatması olmasın bu dilsizliğinin. Çekeceksen çek kanımı
ve git…
-ki çekilmişim …

Şimdi ; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Bitirdi…

Her şeyi yitireceğini bile bile..
Kim sorgusuzdu, kim asılsız yakalanan…? Gidenlerin arasında, hangi yalnızlığı kolladı ki yüreklerimiz…
Yüreğin…
Unutulmuş, gerçek düş gezginleri..
Kim kaldı ki yaralarımızdan bize gebe?

Tenha gecelerin, tenha şehrin adamı… Uslanmaz mısın dizelerde kırdığın yaşamların cinayete ortak gecelerinden?
Kim bilir daha nice aşk asılsız ihbara yakalanacak?
Sorgusuzca çekip gidilmiyor bazen… Sorguluyorsun, ve azap gelip yerleşiyor can damarlarına…
Derin bir nefes ve belki derin bir ölüm gibi çekiyorsun nefesinden zehir kusan havayı…

Olmuyor…
Söz geçiremiyorum…
Bu ağır hava, içimi koyu yalnızlıklara çeken bu dip yalnızlıklar…
Dem vaktinden kaçarken, yakalanıyorum her defasında aşkın tonuna…
Kış buhranla kalkıyor içimden…
Aşksa hep ihanetin başucunda…
Ne iklim ne mevsim ne de ihanetle vurulmuş onlarca yürek, ölmeden dirilmiyor bu kara şehrinde…
Nefesim yetmiyor, aklım bulanıyor karalanan her kelimede….
Bu nasıl gidiştir soysuz sevginin gölgesinde sere serpe vurularak??
Bu nasıl isyan!!!

Dedim ya, olmuyor…
İçimdeki boşluğa düş…

Koyulaştırdığın dizelerine, rengârenk kalemlerle, yazı da yazılmıyor…
Ölüm şimdi, dizelerinde sızıyor tüm son bahar aşıklarının..
Sen; sen sessizliğinde kuşatırken ve belki kuşanırken is kokularını..

Geçilmiş bir sokak.

sesi bozuyorum…
ayarlarıyla oynuyorum dizelerinin..
sen bahtsızlığına yan…

Bir gemi…
Güvertesinde sonsuzluk adımları…
Bir deniz…
Karayı bağlamış özlemime…

Şehirler kapıyor hikâyelerimizi her yeni günün geceden uyanan uykusunda… Çizdiğim resimlerin tükenmeye yüz tutmuş tuvallerinde bir kare, dondurulmuş, on sekizli bir tarihin, ağustosun derinliğine karışan yalnızlığında…

Nicedir uzağım sıcaklığından… Gözüme girmeyen uykularımın hemen yanı başında sen yatıyorsun…
Nerdesin?

Hadi düş içimdeki boşluğa… ben tutarım seni ?

Zifiri karanlıkların bedenime iliştirdiği tenhalıktan, ıssızlığın göz yaşlarıma değen soğukluğundan ve bu yolların kilometrelerle hesap tutan uzaklığından çekip alabilmek bir sevdayı… Usulca düşen bakışların gölgesinde uzanmak bir ömür boyu…

Kuzeyin doğu yönündeki bir denizin özleminde şimdilerde beklediğim… Yemyeşil bir açıklıkta sahile dökülen yazıların huzurla kavuşmasında… Yakındır diyor takvimler susuzluğumla çatlayan dudaklarıma… Bir sabah özlemle beklediğini yine bugun bir özlemle saracaksın.

Hangi şarkıyla geleceğini biliyorum:

Şavkıması sana doğru yolların,
Sana doğru, denizlerin çağrısı
Çırıl çırıl ötelerde bir güzel
Günaydınım, narçiçeğim sevdiğim…

Yeşil bir ırmağın büyülü sesine bıraktım dizelerimi bu gece…
Yaşam salıncağının en hızlı yerinde bu defa durmak istemiyor ruh…
Rüzgâr geceden aşağılara doğru bir yere esiyor…
Uykulu gözlerimde, heyecanlı bir bekleyişin kıpırtısı salınıyor…

Bekliyorum ; içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Oyalana oyalana bir günün hesabını döktüm yine avuçlarıma. Ellerimde kalanlar ve çokça elimden gidenler… Hangi resmi alıp başka bir yere taşısam, altından mutlaka başka bir şey çıkıyor. Yırtmakla da bitmiyor bazen geçmiş… En iyisi kuytu çekmecelerin en seviyeli müdavimleri olmaya devam etsinler. Hem böylece varlıklarından uzun süre haberdar olma şansım da azalır…

Avuttum…

Diz kapağımda, sabah serinliğinin acısını çoktan unuttuğum yara izi saklı… Çok istedim; çok istedim silinmesini ama bir türlü gitmedi. Peki ya bunu hangi izbe köşeye saklayacağım? Bilen var mı? Yaşamın oyunları içinde oyun olan ve sayı saymayı dahi unutturan öyle çok anı deposu var ki içimde. Kapaklarını kaldırmaya ne gücüm yetiyor artık; ne de açmak için en ufak bir istek saklı duruyor düşüncelerimde.

Umursamadıklarımdan…

Ve bir koku…
Anlatamayacağım kadar ilginç bir gün dönümünde tenime yapışan; silinmesini hiç istemediğim ve bir ömür boyunca taşımaya gönüllü olduğum bir koku…
Biraz sessizlik…
Bir tutam ay ışığı….
ve biraz aşk…

hadi uzan dizlerime, uyandırmadan yalnızlığı….

Bazen sadece uzaklığın kalbinde atar sevdanın susuzluğu…
İçimdeki boşluğa düş…ben tutarım seni ?

Kollarından yakaladığın, doyumsuz bir sabaha sarıldığın gece rüzgârı merdivenlerden aşağıya doğru yavaşça kaybolur.
Geride kalanlarsa ılık bir kelimedir içten içe derinlere yayılan…

Özlemin merdivenlerinden aşağıya kaç adımda inilir ki…?

Takılıp basamaklara içimdeki boşluğa düş…ben tutarım seni ?

Sadece uzaklık var diyorsun ya;şimdi sen gecene dolan neme hapset her bir damlamı…
ve bir ; ve bir sarkacın yinelenen sesinde uzan, sesimin seninle gülümseyen çağlayanına…

Uykunda ve uykusuzluğunda…

Kabuğu soyulmuyor artık tırnaklarımda biriktirdiğim kurumuş terlerin… Onlar ki parmaklarımla açtığım acılarımdı …
Eski bir şarkının teline dokunmuyor yüreğim…
Her ne varsa sakladığım çocukluğumdan bu yana, şimdi dinlenme vakti…

Saç tellerimden akan bir yağmur damlası gibiydiler… Onca acının üzerine örtülmüş, birbirinden habersiz ve öylesine masumdular…
Köşeleri hep ben kapardım. Belki de onlardan kalmaydı; bir yanımı güvende tutma isteği.
Hangi aklın yola koyabileceği meçhûldü yerinde duramayan çocuksu heveslerimi…
Bir yanım durmadan çekiştirirdi diğer yanımı. Sanki birbirinden ayrı iki ben gibiydik bedenimle…

Sen yinede içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Sonraları suskunluklarımı biriktirmeye başladım. Ne zaman yağmur yüklü bir bulut olsam, korkup kaçtım ulu orta ağlamaktan…
Göz yaşlarımı bile kıskanır oldular…
Yine de sustum…
Suskunluğum, içimde bir türlü açmayan papatya gibiydi…

Yaralarım… Kor parçası düşlerim… Kırdığım ben’ler…
Yerine koyamadığım, koymaya çalışırken dikenli tel örgülerinde kanadığım nice geçimsiz duygu…
Geçinemedim…

İlk nefesim…
Gözlerimdeki gülümsemeye sahip rüzgârım…
Kırılgan yalnızlığım…
Sana yağıyorum tüm son bahar aşkları adına…

Önce çocukluğumu,
sonra da geri kalan hayatı, hayatımızı bana verdiğin,
piyanonun tuşlarında siyahımı beyaza, beyazımı siyaha karıştırdığın,
ve canımın cananı olduğun için
şu anda ve daima..
Avuçlarım korkmuyor artık tutunamamaktan…

Biliyorum, içimdeki siyahlıkta olmasa kaybolur giderdim gerçek bir karanlıkta…
Mezar taşı elimi yakıyor…
Yokluğunda bir adres karmaşası telaşesinde yüreğim…

Adımlarımı toplasam, sana bölünür müyüm …?
Bölünmeden içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Bizi tutsaklığımıza alıştıran seyrin sessiz dakikaları…
Hızla yayılan bir kararın hemen sonrasında,ansızın tek başıma bıraktın beni…

Ayrılık mı…?
Güldürmeyin beni..
Biz yalnızca şehirleri terk ediyoruz, birleşmek için…

-Geliyorum…

Bir virüsün hızla vücuda yayılması gibi…
Taze bir yaradan damlayan kan gibi…

-Geliyorsun…

Yolların masalını anlatmaya geldi…
Sesini duyarken gözlerimdeydi…

Yıkım(!) başladı…
Bu defa geriye doğru değil; ileriye doğru yıkılıyorum…

Bir bakış…
Zamanın yorgun anlara kilitlendiği bir aralıkta gelip de içime yerleşen, tüm o saatlerin resmi…
Topu topu iki çevirişte devriliyor kapının yalnızlığı… Açıyorum ve ardında ‘bize ait’ kokuların sindiği koca bir hayat…

Hadi açsana kollarını…

Alkışlanan bir yaşamın neresinde durur oyuncular ve biz hangi rolümüzden kalma acılarımızı ortaklaşa yaşıyoruz farklı zaman dilimlerinde farklı şehirlerde…?

Şimdi kapa çeneni ve sadece sessizce ;içimdeki boşluğa düş…!

Var ettiklerimi bir kalemde yıkmana izin vermeyeceğim…

İçimdeki boşluga düş… ben tutarım seni ?

Bir yaşamın yeni bir nefesle yeniden anlam kazanması ve sonrasında zoraki katlanılan bir yığın, sebebi şehirlere bağlı ayrılıklar peydahlıyoruz zamana karşı… Neresinden bakıyor yaşam bize veya biz yaşama nereden bakıyoruz?

Bize rağmen üzerimize bası;p geçen, yalnızlığın düğmelerini hoyratça ilikleyen ve gecelere sığınmamızı sağlayan öyle çok yazgımız var ki geçmişten bugüne getirdiğimiz…

“Ateşlenen ruhumun ihtiyacı var yağmur ellerine, ben yetişemiyorum yâr…”

Bir düş sekmesi beliriyor ellerimin kelimelere dokunan yalnızlığında…
Bahar ın korunaksız damları işlemişti yüreğinin ince, kırılgan ve sessiz haykırışlarını yüreğime…

Rüzgârın hafiften içime dokunduğu gecelerde, rüzgarlığımı unutup gözlerimde beliren düşün yolcusu oldum daima…

En çok da sırtımda asılı gidişlerinin öyküsüne büründüm…
Noktaların raksını hep bana bıraktın sen…
Gözlerim yorgun, zamanın ayarsızlığında kaç gece geçip gitti o bahar…

Düşlerimdin, rivayetini şimdi yaşadığım…

içimdeki boşluga düş… ben tutarım seni ?

Yaza dokundum…
Bekle geleceğim derken, geldin…
Gelmek için gitmem gerek diyerek…

Çocukluğumun en güzel düşlerine sarılarak uyuyorum şimdilerde…
Aşkım ibret olsun geçitsiz yollarıma.
Bu defa makasın biçtiği en güzel kumaşın ipeksi dokunuşunda saklanıyorum…

“Kalbimdeki kuyunun sahibi sensin, yansıması yanaklarıma vuran….”

Papatyalar…

Hani yıllarca baş ucuma gün gelir de biri bırakır diye uykumun en sessiz gülümseyişlerinde beklediğim, kokusuna hasret kaldığım düş örgülerim… Hiçbir papatyayı içimden geldiği gibi koklayamadım ben. Nefesimi kesen, keskin bir şey saklanmıştı sanki içine, elime ne zaman uzatılsa…
Doyamadım…

Gece yırtılan bir kağıdın can çekişen yerinden kopuyor sanki…
Adın…
Adına yasladığın on yıllık yürüyüşün…
Kö;prünün karşı tarafında bekleyen buğulu bakışların…

Sen…

Sana ne desem de, bu tarifsizliği dindirebilsem içimde bilmiyorum. Bazen lanet olası parmaklarım yokuşa sürüyor her şeyi. Ruhumda beliren cümleler dökülmüyor inceden… Müziğe yüklüyorum, ışığı söndürüyorum, belki bir mum yakıyorum; ama nafile… Hiçbir şey saklanan kelimeleri yerlerinden çıkarmama izin vermiyor sevdiğim…

Ama sen yinede içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Yanı başında tüketmek vardı ya dillenmeyen yanımı, onun da üstesinden gelemiyorum… Yollar teker teker örüyor senli özlemleri de, ben sana böyle kilometrelerin kucağında dalı;p gidiyorum…
Bak işte yine sızlanıyor kirpiklerimin ucunda tatlı bir damla… Dudaklarım küçük bir çocuk gibi büzülüyor… Zeytin dalı içime akıyor…Ara sıra çekip harflerin dizgisinden sana bakıyorum… Sonsuzluğa aktığım yarimin uzaktan da olsa kıvrımlarına terk ediyorum bakışlarımı…
Öyle çekmişim ki içime seni, sanki hiç yaşamadım koskoca taşıdığım bir ömrü…

Ne yangın, ne sel, ne de deprem sancısı özlemin adı… Özlemin sokakları ne de genişmiş… Her adımda bambaşka bir köşe başından canhıraş sana koşuyorum. Bu ne bitmez bir susuzlukmuş. İçimdekini ancak seninleyken çözebiliyorum…

Atrık düş içimdeki boşluğa… ben sarmalarım seni ?

Huzurun dama taşları siyah ve beyaz sevdiğim… Konukluğumun süresi yok sana… De ki bir an, de ki bir dakika de ki bir ömür…
Sana biçtiğim geleceğin süresi yok… Ben seni avuçalrımın arasına sıkıca kapattım… Küçük ellerimde kocaman bir yüreğe ömür verdim, ömür oldum…

Şimdi ellerim, o küçük kızın henüz sesi duyulamayan yalnızlığında. Bir gün onun da bakışları dolduracak göz bebeklerimizi. Evimizin odalarında minicik adımları dolaşacak rengârenk elbiselerin içinde. Halının üzerinde karışacak üçümüzün ruhları birbirine, ve biz; ve biz en güzel öyküyü fısıldayacağız kulaklarına zeytin dalı eşliğinde…

Duyuyor musun…?

” Özlemime yol olan, bu dar sokakları içimden çekip alan bakışlarını sakla sevdiğim… O sıcacık; sıcaklık halâ aklımda, ki bir sana açılır dolunayın düşeyazdığı sayfalar”

O papatya kokusu var ya, işte o bu aşkın içinde saklamış kokusunu…
İlk defa içimde kokuyor, tam da ellerinin yüreğime değdiği yerde

Sokaklar geçiyorum ardımda bıraktığım yüzlerce tanımadığım yüzle…
Bir anlık yanılsama ve sonrasında koca bir taş parçasının dizlerimde bıraktığı acıyla, sıkıca gözlerimi yumuyorum…
Biliyorum gökyüzü orada, yine de açmıyorum gözlerimi…
Biraz sakinlik ve elbet dinlenmiş bir beden istediğim…
Ruh üşümelerinden arını;p sıcak bir yastıkla bütünleşen bir omuza dayamak tüm geçmişi, gelecekle birlikte…
Denizin yosun kaplı derinliğinde, yemyeşil bir vadiye uzanı;p ellerime değen adamın kırılgan özleminde ve saçlarımı okşayan dinginliğinde deniz suyunda kaybolmayı bekliyorum…

içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Ayların dökümünde sakladığım bir sevdaydı bizimkisi… Çocukça isyanlara hapsedip kimi zaman karşılıksız bıraktığım bir buluşmaydı…
Ani ve kanımı donduran sözcüklerle, amansız bir aşkı kalbimin duvarlarına işlediği gecelerde, minik de olsa bir umudu paylaştığım İstanbul’u, hiç beklemediğim bir ağustos gecesinde algılarım arasına sıkıştıran yârimdi O…

Onu sevmek içimdeki son baharı kıskandırıyor ve her defasında bir yaprağın daha düşmesi beklenirken mevsimden, bir yaprak bu aşka düşüyor turuncu ve sarının edalı salınışıyla…

Kalplerimiz yokluğumuzun çöllerinde dolaşıyor ve yüreklerimiz her gece kelimelerini topluyor geceden…
Her virgül, bir sonraki gülücüğün habercisi…

Aşk bu, ruhun virüsü…
İlk ne zaman bulaştıysa, o zaman geçti tenimizden ömrümüze…

Sessiz bir isteğim var senden şimdi hayat, çığlıklarımın arasına sıkıştırdığım…

Duy-sana…
Kıskanırım ben seni, bensiz dokunduğun sayfaların ağıtlarından…
Dirseklerimden akar kan aşağıya yavaş yavaş da, söylemem sana…
Çocuk oyunlarına saklarım içimdeki ağlayan çiçeği…
Bilirim kıyamazsın koparmaya, içime düşmüş canların tazeliğini…
Sarılınca alacağını bilirim de, ses etmem sana…
Çünkü bir tek sen çözersin geceyi bağlandığı yerden; gözgözü görmez olsa bile…

İçimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

İlk yarışım bu seninle… Yeni birgüne yetişmeye çalışıyor kalbimizden söktüklerimiz…
bir sen…
bir ben…
Hangimiz önce yolculuğunu tamamlayacak bilinmez ama; sana gelirken aldığım hazzı anlatmak da bana düşmez… O yüzden bıraktım peşi sıra gelen sözcüklerin dertlerini dillendirmeye usulca…

Önce rahat bir yer hazırlayı;p kendime, bakışlarından kalan birkaç dakikalık esintiyi, savurdum saçlarımdan aşağıya.
Sonra, fısıltıyla karışık kulağıma bir pazar gecesinin seslerini mühürledim.
Canında yaşattığın bir diğer parçayı da alı;p sakladım içime… Ara sıra takılırsam alı;p koynuma koklayayım diye…

ve işte yolculuğumuz böylece başladı…

Farzet ki şehrin caddelerinden geçiyoruz… Elimizde Baharın tene vuran sıcaklığı, gözlerimizde tatlı bir son bahar…
Rengarenk kuşanmışız sevdamızı…
Her ayak basışımızda, birbirimizden ayrı geçirdiğimiz günlerin hesabını soruyoruz kaldırımlara… Aşk yanyanalığımızda resmiyet kazanıyor, hiç olmamışçasına…
Tende huzur var…

Şehir şebekesi itinayla geceyi bitirmek için çabalasa da; bir yolunu bulup yine aşkı simsiyah giydin bak işte…

“Tuzlu tatlar damağımda…
Geceden kaçırdıkça seni, daha beter düşüyorum içindeki denizlere…”

İçimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Kısa bir ara vermeme müsaade etmiyordu bakışların… Sayfalar değiştikçe yüzüne vuran renklerin yansımasına karşılık, olduğum yerde durup sana bakmayı tercih ettim… Öyle uzun zaman olmuş ki ; korkularımdan uzak tutunmayalı… Gözlerimin içinde kocaman bir hayretle kilitlenip kalıyorum sevda sözlerine.

Hatırlar mısın, bir gece yol boyu gidiyorken zamanın içinde, birdenbire durup bana:
“Benimle evlenir misin?” demiştin…
O an küçük yaralarıma ortak olan ellerimi ne yana saklayacağımı şaşırmış ve bilindik bir hareketle yüzüme götürü;p gözlerime sığınmıştım…Ne evet ne de başka herhangi bir sözcük yanıtlayabilirdi bu soruyu… Çünkü sana ne desem bana ait olanları tam anlamıyla veremeyecekti.

Evet dedim…
Varolanın dışında bir şey sunamadım… Oysa birbiri ardına sıralamak isterdim içimdeki rüzgârın bana yaşattıklarını…

Kırılmadın değil mi sevdiğim, saniyelere sıkıştırı;p kuru bir canla, yaşamına ortak olmayı kabul ettiğim için?

Görüyorsun işte, bazı anlar hiç susmadan konuşan birinin eli ayağı kesilebiliyor yıllardan sonra…
ve aslında ilk defa…
Tam seçiyorken sığındığım ve çoğu zaman saklandığım dolap içlerini, sen çekip çıkardın yeniden hayata, dolunayın gölgesi altında göz göze gelmek için…

O günden sonra uykuya hazırlandığım aralıklarda, bir yastık da senin için koyuyorum düşlerimin altına…
Haa, unutmadan sana bir sır..

Ben hep kendi öykümden senin öyküne, mızıkçılık yaparak sığındım…

Bulutlar kahır yüklü geçmişini itinayla açmaya devam ediyor…
Penceremden başımı uzatı;p damlaların resmi geçitine uzanmayı istese de kaygılarım, bir şeyler izin vermiyor adımlarıma…
İsyanım kazan kaldırıyor ya, hayırlısı deyip olduğum yerde kalmaya devam ediyorum…

Sen yinede içimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?

Uzaktasın ya, bu bile azaltmıyor yitirmeye yakın olduğum şeylerin varlığını…

Kısır kalıyorum doğmamış tanımlarımın öncesinde. Bazen gülümsemekle yetiniyor bakışlarım. Bazense içimdeki haşereliğe teslim ediyorum suskunluklarımı…
Ne yapsam yetişemiyorum dalgaların hızına…
Arada, soluklandığın zamanlarda, başlıyorum inceltmeye geceyi… Bir an önce cevaba kavuşturmak için taşan kısımlarımı, var gücümle soyuyorum derimi..

Bekliyorsun…
Öncesinde tek bir anlama sığdırdığın bir bekleyişle…
Bir değil tam üç anlam gizledim kalemimin sihirli vuruşlarına…
Takvimlerin hangi mevsime kucak açacağını bilmediğim bir zaman diliminde, bugüne kadar ördüğüm, sıkça dokuduğum her bir dokum, kanına karışacak…
Varsın ölüm karşı kıyıdan istediği kadar hatırlatmaya çalışsın kendini…
Günün birinde; günün birinde hikâyesini yazdığımız bir nefes kendi hikâyesini bizim bıraktığımız yerden devralıp yazmaya başlayacak…

İçimdeki boşluğa düş… ben tutarım seni ?
Eski 3 Hafta Önce

“Alıntı”


Toplamda 15068 kez, bugün 6 kez okundu...



9 Yorum var

  1. Altan 13 Ekim 2008 10:58

    Okudum.. 🙂

  2. LimpidD 14 Ekim 2008 23:47

    Maşallah.. 🙂

    Biraz uzun ama, çok güzel gerçekten.. 😉

  3. düşülen boşluk 19 Ekim 2008 23:37

    çok güzel belli ama bitiremedim..

  4. LimpidD 21 Ekim 2008 22:07

    Canın sağolsun.. 🙂

    Güzel bulmana sevindim, çünkü ben çok beğeniyorum.. 😉

  5. nurten 22 Kasım 2008 11:58

    dün radyoda dinledim bunu cok süper.burda yazılı görünce cok mutlu oldum 🙂

  6. nurten 22 Kasım 2008 12:26

    ben radyoda dinledim demiştim ya.sesli olarak nerden bulabilirim.kim seslendiriyor

  7. BarıS 21 Aralık 2008 04:48

    Alıntıdır Demeyi Unutmuşsun Yalnız :D:D:D:D

  8. KtC 23 Mayıs 2009 15:01

    Arkadaşlar bu deneme Kahraman Tazeoğlu’na ait değil.Sadece Kahraman Tazeoğlu’na gönderilmiş bir mektup ve kim tarafından gönderilmiş bilinmiyor…

  9. LimpidD 2 Haziran 2009 14:21

    A-aa, öyle mi?
    İşte bunu bilmiyordum.. Hemen düzeltiyorum yazıyı..